---------
1990’lar: Vesayet Krizi ve Partner Değişimi;
Vesayet Sisteminin Krizi
1990’lı yıllar Türkiye’de hem ekonomik hem siyasal krizlerle geçmiştir. 28 Şubat 1997 müdahalesiyle Refah Partisi iktidardan uzaklaştırılmış, medya kampanyalarıyla “irtica” tehlikesi gündeme taşınmıştır. Bu dönem, post-modern darbe kavramıyla literatüre geçmiştir.
ABD’nin Partner Değişimi;
Türkiye, 1948’den itibaren Marshall Planı ve NATO üyeliğiyle ABD’nin yakın müttefiki olmuştur. Ancak 1990’ların sonuna gelindiğinde, Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) içindeki bazı Kemalist subaylar, yükselen ulusalcılık eğilimine yönelmişlerdir. Ulusalcılık, Batı karşıtı ve Avrasyacı politikaları savunan; Rusya ve İran’la yakınlaşmayı öneren bir ideolojik yönelimdi.
Bu durum ABD açısından sorun oluşturmuştur. Washington, güvenilir müttefik olarak gördüğü Kemalist kadroların Batı’dan uzaklaşması nedeniyle yeni partneri devreye almıştır. Bu yeni partner, 1980’lerden itibaren emniyet, yargı ve askeriyede örgütlenen 90’lardan sonra Orta Asya’da birlikte çalıştıkları Fethullahçı Yapılanma (FETÖ) olmuştur.
-10 Ocak 1999 günü Atatürkçü Aydınlık Gazetesi ‘’Fethullah Emniyeti Ele Geçirdi’’ manşetiyle çıkmıştı. Nokta dergisi 1986’da Fethullahçı grubun askeriyeye sızdığı haberleri yapıyordu. 2016’da darbe girişiminde bulunan 126 generalin o rütbeye çıkmış olması için 80’lerde harp okuluna girmiş olmaları ve rutin terfilerini almış olmaları gerekiyordu. -
________________________________________
2002: AK Parti’nin İktidara Gelişi;
Siyasal Zemin
Halkın seküler tarafta son ümidi olan Ecevit’in başbakanlığı döneminde 2001 ekonomik krizi, 22 bankanın içinin boşaltılıp batırılışı ve koalisyon hükümetlerinin başarısızlığı, halkı yeni bir siyasi aktöre yöneltmiştir. Batan bankaların sahibi holdinglerin yönetim kurullarında generallerin yer alması dönemin tipik çarpıklıklarındandı.
60'lardan beri gelen ve her seçimde istikrarlı şekilde büyüyen siyasi geleneğin tabanına oturan AK Parti, 2002 seçimlerinde tek başına iktidara gelmiştir. Bu, halkın vesayet sistemine karşı verdiği en güçlü cevaptır.
İlk Stratejiler
AK Parti iktidarının ilk yıllarında üç temel strateji göze çarpar:
1. AB Reformları: Demokratikleşme paketleriyle askeri vesayetin alanı daraltılmıştır.
2. Ekonomik İstikrar: Serbest piyasa ve yabancı sermaye yatırımlarıyla ekonomik büyüme sağlanmıştır.
3. Toplumsal Meşruiyet: Halk desteği sürekli artırılmış, seçim başarıları tekrarlanmıştır.
Bu dönemde Batı ile ilişkiler, vesayet odaklarını dengelemek için pragmatik şekilde kullanılmıştır.
________________________________________
Batının Ak Parti’ye İlgisinin Sebebi;
90’ların sonunda Afganistan ve Çeçenistan savaşları bitince on binlerce genç ülkelerine dönmeye başladı; bir kısmı emperyalist ülkelere karşı intikam saldırılarına yönelince Batı’da ciddi bir panik doğdu. (Onların tanımlamasıyla İslami terör) Tam bu iklimde AK Parti iktidara geldi ve Batı, radikalizme karşı “ılımlı” rol modeli olarak AK Parti’yi vitrine çıkarıp Türkiye’deki İslami siyaset başarısını örnek gösterme planları yapmaya başladı (BOP) . Erdoğan’ın daha başbakan olmadan Avrupa–ABD turunda gördüğü yoğun ilgi de bu stratejiyle bağlantılıydı.
---------
Vesayetin Engelleme Girişimleri;
Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer Yüksek Mahkemelerin Demokratikleşme Engelleri
Çok sayıda engel çıkartıldı, çarpıcı iki tanesi;
2004’te AK Parti, YÖK’ün yapısını küçültüp sadeleştiren, üniversite yönetiminde temsil/hesap verebilirliği artıran ve katsayı adaletsizliğini düzeltmeye yönelik değişiklik paketini Meclis’ten geçirdi. CB Sezer veto ederek yasayı TBMM’ye iade etti.
YÖK’ün katsayı eşitlemesine ilişkin kararları 2009 ve 2010’da Danıştay 8. Dairesi tarafından iki kez durduruldu.
----------
2002-2010 arası dönemde hükümetin TSK terfi ve tayinlerine sıfır etkisi olabiliyordu. Aynı şekilde yargıdaki terfi ve tayinlere HSYK bakıyordu hükümetin bu alana da etkisi çok çok sınırlıydı. HSYK’nın oluşumu da hükümet kontrolünde değildi. Dolayısıyla Fetö’nün buralardaki yükselmesi hükümetten bağımsız yürüyordu.
Ulusalcılık ve TSK’daki Dönüşüm;
2000’lerin başından itibaren TSK içinde ulusalcı eğilimler güç kazanmıştır. 2002 yılında Harp Akademileri Komutanlığı'nca düzenlenen "Türkiye'nin Etrafında Barış Kuşağı Nasıl Oluşturulur?" konulu sempozyumda Genelkurmay Genel Sekreteri Orgeneral Tuncer Kılınç’ın "Türkiye'nin, Rusya Federasyonu ve İran'ı da içine alacak şekilde bir arayış içerisinde olmasında fayda buluyorum.’’ O dönemde ulusalcıların akıl hocası Prof. Dr. Erol Manisalı da konuşmasında, ‘’AB'nin, Türkiye'yi hiçbir zaman dışlamayacağını, ancak içine de almayacağını ifade ederek, "AB kesinlikle Hıristiyan kulübüdür’’ demişti.
Emekli Büyükelçi Turgut Tülümen de, Orgeneral Kılınç'a yakın sözler söylemişti. Tülümen, "Ortadoğu'da Türkiye, İsrail, Mısır ve İran yakınlaşır, bu Rusya'yı da kapsarsa çok olumlu bir hareket başlamış olur" demişti.
Dönemin havası buydu. Türkiye TSK vesayetinin etkisi altındaydı ve en yüksek rütbeli askerler Türkiye’yi Ortadoğu ve anti demokratik ülkeler ile kaynaştırmak istiyordu.
Bugünün gençleri Ak Parti’nin aslında ülkenin yüzünü askeri vesayete direnerek demokratik dünyaya çevirdiğini bilmezler bunu yaşı yetenler de unutmuş gibi yapmaktadır.
Bu ulusalcı hava üsten aşağı herkesi etkiliyor Ahmet Kaya sanatçıların ödül aldığı bir gecede linçe uğruyordu.
Orhan Pamuk 2006’da Nobel aldığında liberal ve muhafazakâr çevrelerde Pamuk’un ödülü bir “kültürel kazanım” olarak değerlendirilirken, ulusalcılar nezdinde, bu başarı “Batı’ya yaranmanın karşılığı” olarak damgalandı. O dönemlerde üç yüz bine yakın gençle Anıtkabir'de son bulan yürüyüş düzenleyen TGB (Türkiye Gençlik Birliği), Orhan Pamuk’u “vatan haini” ilan eden protestolar yapmıştı.
Bununla beraber bağımsızlık nutukları atan bu çevreler Erdoğan’ın Davos’taki ‘’one minute’’ çıkışına ‘’İsrail’le kriz Türkiye’yi yalnızlaştırır’’ şeklinde tepki gösterdiler.
Vesayet Düzeninde Dönüm Noktası;
2011’de Genelkurmay Başkanı Işık Koşaner’in kuvvet komutanlarıyla birlikte toplu istifası, Ankara’daki güç dengelerini bir anda altüst etti.
Fetö'nün hiç istemediği bu kopuş, örgütün “mevcut statüko içinde kalarak” TSK’yı içeriden çözme planını boşa çıkardı; onların hesabına göre Kemalist statükonun tasfiyesi artık sadece zamana kalmıştı. İstifaların ardından Necdet Özel’in Genelkurmay Başkanlığı’na gelmesi ise AK Parti açısından bir eşik oldu: TSK’daki klasik vesayet halkası kırıldı ve hükümet, iki tarafla da bağlantısız olan Necdet Özel ile ilk kez komuta zinciri ile atamalarda gerçek bir inisiyatif yakaladı.
Fetö ile asıl mücadeleyi verecek isim olan Hulisi Akar’a atama teamülleri kısmen kırılarak Genelkurmay Başkanı olma yolu açıldı. 2013 YAŞ’ta Kara Kuvvetleri Komutanlığı’na getirildiğinde Akar 2011’de orgeneralliğe yükselmiş, rütbede 2. yılını dolduruyordu ve daha önce “ordu komutanlığı” yapmamıştı; TSK tarihinde Cevdet Sunay’dan sonra ordu komutanlığı yapmadan KKK olan ikinci isim olarak not düşüldü. Bu, klasik kıdem–görev çizgisine istisnaydı. Akar 2015’te Genelkurmay Başkanı oldu.
Akar’ın Genelkurmay başkanlığında 2016 Ağustos YAŞ kararlarıyla büyük bir Fetöcü tasfiyesi planlandığı için 15 Temmuz’da darbe girişimi geldi.
________________________________________
FETÖ ile Zorunlu Yol Arkadaşlığı
Kavramsal Ayrım: FETÖ ve İslamcılık
Burada önemli bir kavram ayrımı yapılmalıdır:
• FETÖ (Paralel Yapı): Takıyye, gizlilik ve örgütsel hiyerarşiyle devleti ele geçirmeyi amaçlayan; dini söylemleri araçsallaştıran bir yapıdır.
• İslamcılık (Muhafazakâr Devrimcilik): Boyun eğmeyen, halk iradesini esas alan, çağın araçlarını kullanarak toplumunu (ülkesini) güçlendirmeyi dini bir vecibe gören toplumsal-siyasal harekettir.
Bu iki yapı tarih boyunca sürekli çatışmış; Kemalist vesayet İslamcılığın büyümesini durdurmak için 2002 öncesinde Gülencileri hep desteklemiştir.
2002–2011: Zorunlu Birliktelik
AK Parti, iktidarının ilk döneminde hem Kemalist vesayetle hem de FETÖ ile aynı anda mücadele edemeyeceği için, geçici bir denge siyaseti izlemiştir. FETÖ, özellikle yargı ve emniyetteki örgütlenmesiyle Kemalist vesayeti sınırlarken, AK Parti de demokratikleşme adımlarını ilerletebilmiştir.
________________________________________
Çatışma Dönemi: 2010–2016
2010 yılında HSYK üyelerinin seçiminde Gülenci grup Yargıda 4.000’i aşkın mensubuyla tek liste üzerinde birleşti ve Ak Parti’nin önerilerini dikkate almayarak ilk isyanını başlattı. Fakat bu durum o dönemde basına çok yansımadı.
MİT Krizi (2012)
FETÖ’nün gerçek niyetini açığa çıkaran ve kamuoyunun gözünün önünde yaşanan ilk büyük olay, 7 Şubat 2012’deki MİT Krizi olmuştur. Hakan Fidan’ın ifadeye çağrılması, devletin kalbine yönelik bir operasyondu. Bu girişim, AK Parti–FETÖ çatışmasının açık başlangıcıdır.
Aynı yılın haziran ayında Türkçe Olimpiyatlarında konuşan Erdoğan ‘’gel bu hasret bitsin’’ dediğinde kavga zaten alevlenmişti. O yüzden bu söz meydan okuma olarak değerlendirilmelidir.
Gezi ve 17/25 Aralık
2013’te Gezi Parkı olayları, sokak hareketleri üzerinden hükümeti yıpratma girişimi olmuştur. Fetöcü emniyet mensupları bu olayları çadır yakarak azdırmış sönmek üzere olan sokak eylemlerini özellikle alevi gençleri öldürerek alevlendirmeye çalışmıştır.
Aynı yıl 17/25 Aralık operasyonlarıyla yargı ve emniyet üzerinden hükümete darbe teşebbüsü yapılmıştır. Bu süreçte AK Parti, “paralel yapı” kavramını kamuoyuna yerleştirmiştir.
15 Temmuz Darbe Girişimi
2016’daki darbe girişimi, FETÖ’nün devleti ele geçirme hamlesinin zirvesiydi. 126 generalin katıldığı bu kalkışma, halkın direnişiyle püskürtülmüştür. Bu olay, “halkın vesayeti sona erdirdiği” an olarak tarihe geçmiştir.
________________________________________
Medya ve Sermaye Boyutu
Demokrasi, yalnızca sandık değil; medya ve sermaye ilişkileriyle şekillenir. 1950’lerde Menderes hükümetine karşı medya manipülasyonu nasıl darbeyi meşrulaştırdıysa, 28 Şubat sürecinde de benzer bir yöntem izlendi.
Ak Parti 2002’de iktidara %90’ı ona muhalif olan medyaya rağmen gelmişti. İktidarını sürdürebilmek için bağımsız sermaye ve medya kuruluşları oluşturmak zorundaydı. Bu, demokratik mücadelenin bir parçası olarak görülmelidir.
________________________________________
Sonuç: Çarpanları Parçalayan Kaya
AK Parti’nin 20 yıllık iktidar öyküsü, vesayet zincirinin aşama aşama kırılmasıdır.
• Önce Kemalist vesayet,
• Ardından ulusalcı klikler,
• Sonra FETÖ ve ABD’nin müdahale girişimleri…
Hepsi AK Parti’ye çarpmış, dağılmıştır.
Netice;
“AK Parti’nin iktidara gelmediği yahut ilk evrede karşılaştığı direnci aşamayarak iktidarı yitirdiği bir karşı-tarih senaryosunda, Türkiye’nin ya Mısır örneğindeki gibi cumhurbaşkanları generallerden olan ve kurumsallaşmış bir askerî vesayet rejimine sahip Ortadoğu ülkesine sürüklenmesi ya da FETÖ’nün muvaffakiyeti halinde İran benzeri bir ‘dini rehberlik’ modeline evrilmesi kuvvetle muhtemeldi.”