27 Ağustos 2025 Çarşamba

Türkiye'nin Aşamadığı Bir Durum; Depremle Yaşayabilmek


Yapılması Gerekenler
1. Medyanın Yanlış Yönelimi: Her Deprem Sonrası Deprem Uzmanlarına Odaklanmak
• Deprem sonrası medyada sıkça deprem uzmanlarına mikrofon uzatılır ve "Bir sonraki deprem ne zaman?" gibi sorular sorulur. Ancak bu yaklaşım, sismolojik verilere göre çok anlamlı değildir.
• Dünya deprem tarihinde, bir büyük depremin ardından kısa süre içinde aynı bölgede ikinci bir büyük deprem yaşanması oldukça nadirdir. Bu olaylar, çift deprem olarak tanımlanır ve tarihte sadece birkaç defa olmuştur.
• Sonuç: Şu anda deprem riskinin en düşük olduğu dönemlerden birini yaşıyoruz. Bu nedenle, odak deprem tahmini değil, hazır insanların dikkati buraya odaklanmışken gündem yapısal güvenlik olmalıdır.
________________________________________
2. Medyanın Odaklanacağı Uzmanlar, Şehir Plancıları ve Yapı Mühendisleri Olmalı Onlar da İnsanlara Şunları Anlatmalı:
• Türkiye’de 2001 yılında yürürlüğe giren Yapı Denetim Sistemi, binaların deprem yönetmeliklerine uygun inşa edilmesini sağlar. Bu sistemle yapılan yapılar, statik ve dinamik yükler altında yüksek performans sergiler.
• İstanbul’un zemini ve beklenen deprem büyüklüğü (yaklaşık 7.5 Mw), yeni binaların tasarım sınırlarını aşmaz.
• İstanbul’da yeni binalarda yaşayanlar, deprem anında evleri Japon standartlarına benzer bir güvenlik düzeyine sahip olduğundan, evlerinde güvenle kalabilir.
________________________________________
4. Kahramanmaraş Depremi: Eski ve Yeni Yapıların Analizi
• 2023 Kahramanmaraş depreminde yıkılan binaların %98,5’i, 2001 deprem yönetmeliğinden önce inşa edilmiş ve standartlara uymayan eski yapılar idi.
• Zemin Faktörü: Kahramanmaraş ve Hatay zemini bilinenin üzerinde sıkıntılı zemine sahip olduğu için bazı yeni binaların da hasar almasına neden oldu.
________________________________________
5. Vatandaşların Sorumluluğu: Güvenli Konutlara Geçiş
• Deprem bölgesinde yaşayanlar, dişinden tırnağından artırıp bir an önce güvenli binalara taşınmak zorundadır.
• Vatandaş artık bu maddi gideri kabul etmelidir.
• Bu eski Türkiye’nin eksikliklerinden kaynaklanan ödenmesi zorunlu bir bedel olarak görülmelidir.
________________________________________
6. Türkiye’nin Altyapı Yatırımları
ABD ve Avrupa son 30 yılda altyapıya, köprülere, tünellere, hastanelere, okullara, demiryollarına çok sınırlı bütçe ayırırken Türkiye son 23 yılda altyapıya yüz milyarlarca dolar yatırım yapmak zorunda kaldı.
Bu yatırımlar, devlet bütçesini nasıl zorladıysa vatandaş da güvenliği için eskinin eksikliklerini gidermek zorundadır.
________________________________________
7. Devletin Stratejik Hatası: Dönüşümü Üstlenmek
• Devlet, deprem dönüşümünü tek başına üstlenmeye çalışmaktadır; ancak bu, mali ve lojistik açıdan sürdürülemez bir yaklaşımdır.
• Çözüm Önerisi: Yasal düzenlemeler ile vatandaşlar binalarını dönüştürmeye zorlanmalı, bu süreç bireysel sorumluluğa dayandırılmalıdır.
------------------------------------------
8. Hem Devletin Hem Vatandaşın Bütçesini Zorlamadan Bunun Yapılmasının Bir Yolu Var.
İstanbul’a Özel Çözüm: Arsa Takası
• İstanbul’da arsa kıtlığı ve çevresinin ormanlarla kaplı olması, kentsel dönüşümü zorlaştırıyor.
• Teklif: İstanbul’un doğu ve kuzeyinde Karadeniz kıyısındaki devlet arazileri (orman alanı sayıldığı halde orman niteliği taşımayan çalılık ve ağaçsız alanlardır), imara açılarak bir kısmı merkezdeki eski bina sahiplerine zorunlu takas yoluyla verilecek, bir kısmı da devlet tarafından inşaat firmalarına kat karşılığı verilecek kamunun malı olan daireler vatandaşa kiraya verilecek.
• Avantajlar: Anayasa değişikliği gerektiren bu planla şehir genişler, nüfus yoğunluğu azalır, depreme dayanıklı ve planlı semtler oluşur, hayatlar kurtulur ve Türkiye’nin uluslararası itibarı korunur.

PKK’nın Fesih Kongresinde Lozan ve 24 Anayasası Vurgusu


Bildirgede şöyle geçiyor; “PKK; kaynağını Lozan Anlaşması ve 1924 Anayasası’ndan alan Kürt inkâr ve imha siyasetine karşı, halkımızın özgürlük hareketi olarak tarih sahnesine çıktı…’’
Bunun sebebini 1. Dünya savaşı sonrasına dönersek görürüz.
İngilizler ve Fransızlar 1. Dünya savaşından sonra çıktıkları ülkelerde öyle sorunlar bıraktılar ki 100 yıldır bu ülkeler bu sorunlarla boğuşuyor.
Hindistan-Pakistan ayrışmasında İngilizler, Keşmir’in statüsünü belirsiz bırakarak kalıcı bir çatışma yarattı.
Suriye’de Fransızlar azınlık olan Nusayrileri askeriyede ve devlette güçlendirdi ülkeyi onların yönetiminde bıraktı,
Irak’ta azınlık Sünnilere bıraktılar.
İngilizler, Sri Lanka’da Tamil azınlığı (nüfusun %15’i) eğitim ve bürokraside güçlendirdi, Sinhala çoğunluğa (%75) karşı avantaj sağladı.
İngilizler, Nijerya’yı kuzeydeki Müslüman Hausa-Fulani, güneydeki Hristiyan Igbo ve Yoruba gibi farklı etnik grupları tek bir sömürge yönetimi altına aldı. İngilizler, kuzeydeki Müslüman elitleri yönetimde tercih etti ve güneydeki Igbo’ları eğitim ve bürokraside güçlendirdi. Bu, etnik gruplar arasında rekabet ve çatışmalara sebep oldu.
Türkiye de aynı bu ülkeler gibi İngiliz’in zokasını yuttu ve 100 yıldır sıkıntı yaşıyor.
Lozan dar gömleğinin iki düğmesi daha Atatürk döneminde söküldü atıldı. Boğazlar ve Hatay Lozan’da kaybedilmişti sonradan alındı.
Benzer şekilde bizi dar kalıba sokacak Lozan maddeleri ve bize çizilen küçük iddiasız devlet prangası ilelebet uyacağımız zorunluluklar değildir.
Bu bağlamda Yapay Zekaya sordum; Türkiye resmi tarihinden değil Avrupa kayıtlarından cevap vermesini özellikle belirttim.
İngilizlerin işgali ve çekilmesi Osmanlı’yı Yıkıp Irkçı, Seküler, Zayıf Bir Türk Devleti Kurma Planı mıydı?
Yapay Zekanın Cevabı
Bağlam ve Analiz:
• Osmanlı’nın Parçalanması: Tarihçi Erik Zürcher, birleşik bir Osmanlı devletinin İngiliz çıkarlarını (Musul’un petrolü, Süveyş Kanalı) tehdit ettiğini belirtiyor. Küçük, Anadolu’ya sıkışmış bir Türk devleti, bu tehditleri ortadan kaldırırdı.
• Milliyetçi Devlet Modeli: Lozan (1923), Osmanlı’nın yerine sınırları küçültülmüş bir Türk devletini tanıdı. İngiliz diplomatik yazışmaları (örn. Curzon’un notları), Türk milliyetçiliğinin, pan-İslamist veya pan-Türkist bir imparatorluktan daha az tehdit oluşturduğunu gösteriyor. Mustafa Kemal’in seküler milliyetçiliği, bölgesel iddialardan uzak, içe dönük bir devlet yarattı.
• Kürtçenin kamusal alanda yasaklanması, köy isimlerinin Türkleştirilmesi ve isyanların sert bastırılması (Şeyh Said İsyanı 1925, Dersim 1937-38), devlet-Kürt toplumu arasında derin bir uçurum yarattı.
• Cumhuriyet, Osmanlı’nın gevşek idari yapısına karşı aşırı merkeziyetçi bir devlet kurdu. Bu, özellikle Kürtlerin yoğun olduğu Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da yerel kalkınmayı geciktirdi. Bölge, ekonomik yatırımlardan mahrum bırakıldı ve güvenlik odaklı politikalarla yönetildi.
• Ayrıca, 1930’larda Kürt köylerinin zorla göç ettirilmesi (İskân Kanunu, 1934), toplumsal kopuşu derinleştirdi.
• İnkılapların Rolü: Cumhuriyet’in erken dönemde gerçekleştirdiği inkılaplar (hilafetin kaldırılması, şapka devrimi, laiklik reformları), toplumun bazı kesimlerini (özellikle dindar ve Kürt grupları) devlete karşı kışkırttı. Şeyh Sait İsyanı, bu reformlara bir tepki olarak ortaya çıktı ve dini ve Kürt kimliği taleplerini birleştirdi.
• Atatürk’ün modernleşme vizyonu, kılık-kıyafet (Şapka Devrimi, Latin alfabesi) gibi sembolik reformlara öncelik verirken, ekonomik kalkınma ve toplumsal uzlaşı gibi yapısal sorunlar ikinci planda kaldı. Bu reformların hızlı ve tepeden inme uygulanması, kırsal ve dindar kesimlerde devlete karşı yabancılaşmayı artırdı. Doğu ve Güneydoğu Anadolu’nun ekonomik olarak ihmal edilmesi, bölgesel eşitsizlikleri körükledi ve kalkınmayı geciktirdi.
Ve Yapay Zekanın Sonuç Analizine Dikkat!
--------------------------------
Sonuç olarak, Türkiye’de İngilizlerin böl-yönet politikaları, Cumhuriyet’in asimilasyon ve laiklik odaklı reformlarıyla birleştiğinde, Kürt meselesi, dini-mezhepsel gerilimler ve kalkınmada gecikmeler gibi sorunlar ortaya çıktı. Musul’un kaybı, bu süreçte hem İngiliz çıkarlarının hem de iç çatışmaların bir yansımasıydı. Türkiye, güçlü bir bağımsızlık mücadelesiyle sömürgeci planları büyük ölçüde boşa çıkardı, ancak sömürge sonrası miras, devlet-millet ilişkilerinde kalıcı izler bıraktı. Bu, diğer sömürge sonrası ülkelerdeki etnik, dini ve bölgesel çatışmalarla ortak bir kaderi yansıtır.
-------------------------------
Netice olarak şu gerçeği artık kabul edelim. İngilizler diğer işgal ettikleri ülkelere yaptıkları gibi bize de deli gömleği giydirip gittiler.
Bize diğer ülkelerden daha zor bir sıkıntı bıraktılar. Bizi dar kalıplara sokan, ayrışmalara sebep olan bütün uygulamaları Atatürk ilkeleri adı altında koruma altına aldılar. Atatürk’ü de dünyada eşi olmayan bir kurtarıcı şeklinde ulaşılmaz bir figür haline getirdiler.
Bu konuda demokratik ülkeler gibi normalleşmediğimiz sürece temel sorunlarımızı çözmemiz çok zor olacaktır.

Sosyalist Enternasyonal Toplantısı ve Biz Ne ile Karşı Karşıyayız.

 

Biz sosyalistlerin tarih boyunca yalanı çok büyük bir başarıyla, propaganda malzemesi olarak kullanmış olmalarını çok hafife alıyoruz.
Komünist devletlerde yalan, propaganda aracı olarak rejimin otoritesini sürdürmek ve halkı kontrol etmek için sistematik bir şekilde kullanılmıştı.
Şimdi CHP’liler sosyalist/komünist değil itirazları gelmesin. Solculuk özellikle de Müslüman ülkelerde dönemine göre başka isimler alsa da zihniyet hep aynıdır. Halk Fırkası/Şeflik/Baas/Şahlık hep aynıdır. Bunların Esed’i bile kendilerinden saydıklarını unutmayalım.
Örnekler
• Sovyetler Birliği - Stakhanov Hareketi (1930'lar): Sovyetler Birliği'nde, madenci Aleksey Stakhanov'un bir vardiyada olağanüstü miktarda kömür çıkardığı iddia edilerek bir propaganda kampanyası başlatıldı. Devlet, Stakhanov'un verimliliğini abartarak işçileri daha fazla çalışmaya teşvik etti ve "Stakhanovculuk" bir hareket haline getirildi. Ancak, bu başarı hikayesinin büyük ölçüde kurgu olduğu, çalışma koşullarının ve rakamların manipüle edildiği sonradan ortaya çıktı. Amaç, işçi sınıfını motive etmek ve sosyalist sistemin üstünlüğünü göstermekti.
• Çin - Büyük İleri Atılım (1958-1962): Mao Zedong'un Büyük İleri Atılım kampanyası, Çin'in tarım ve sanayi üretimini hızla artıracağı iddiasıyla başlatıldı. Devlet, köylülere ve yerel yöneticilere üretim rakamlarını abartmaları için baskı yaptı. Resmi raporlar, rekor düzeyde tahıl üretimi olduğunu iddia ederken, gerçekte milyonlarca insan kıtlık nedeniyle öldü (tahminler 15-45 milyon arasında değişiyor). Devlet, bu felaketi gizlemek için yalanları ve propagandayı sistematik bir şekilde kullandı, dış dünyaya "başarı" hikayeleri sundu.
• Kuzey Kore - Kim İl-sung ve Kim Jong-il Mitolojisi: Kuzey Kore, liderlerini tanrısal figürler olarak yüceltmek için propaganda yalanlarını yoğun bir şekilde kullanır. Örneğin, Kim İl-sung'un doğumuyla ilgili efsaneler (çift gökkuşağı çıktığı, bir yıldızın doğduğu iddiaları) veya Kim Jong-il’in golf oynarken 38 vuruşla rekor kırdığı gibi absürt hikayeler devlet medyası tarafından yayılmıştır. Bu yalanlar, liderlerin karizmasını artırmak ve halkın sadakatini sağlamak için kullanılır.
• Doğu Almanya - Berlin Duvarı Propagandası: Doğu Almanya, Berlin Duvarı’nı (1961-1989) “anti-faşist koruma bariyeri” olarak adlandırarak, duvarın Batı’nın etkilerine karşı bir savunma olduğu propagandasını yaptı. Gerçekte ise duvar, vatandaşların Batı’ya kaçmasını engellemek için inşa edilmişti. Devlet, bu gerçeği gizlemek için yoğun bir propaganda kampanyası yürüttü ve duvarı aşmaya çalışanların öldürülmesi gibi olayları örtbas etti.
CHP her zaman Sosyalist Enternasyonal’in üyesi olduğunu gururla söyler.
Bugünlerde CHP aynı bu taktiklerle battığı çukurdan çıkmaya çalışıyor ve tabanı yine buna aldanıyor. İlk değiller daha önce yüz milyonları aynı taktiklerle kandırmışlıkları vardır.
Gelelim esas mevzuya.
Halk Fırkası/CHP 1. Dünya savaşı sonrasında, bu milletin yetişmiş nerdeyse bütün devlet adamlarının ve askerlerinin ortak hareketiyle yeniden kurduğu devlete aynı propaganda teknikleriyle çökmüştü.
Yaptıkları yalan propagandalar ile ve yücelttikleri bir kişi üzerinden 90 yıl boyunca devlete çöktüler.
Son 15 yıldır bu temizlik yapılıyor, yaşadığımız sancı budur. Son bir hamle kaldı onun erkene alınmasını da sağ olsun CHP’lilerin hunharca yolsuzluğu ve yağmayı savunmaları sağlıyor.

Hukuk alanında Türkiye'de çok ciddi iyileştirmeler yapıldı. Özgürlükler artırıldı, haklar verildi, insanlık dışı yasalar değiştirildi.


Örneğin;
1. Tecavüz Mağduruyla Evlenme Yoluyla Cezadan Kurtulma
• Önceki Hali (1926-2005):
o 1926’da, Atatürk döneminde kabul edilen 765 sayılı Türk Ceza Kanunu’nda (TCK), tecavüz eden kişi mağdurla evlenirse ceza almaktan kurtulabiliyordu (Madde 423 ve 434).
Bu kural, İnönü, Ecevit, Demirel ve diğer liderlerin yıllarında da uygulandı.
o Mantık: “Kız ya da kadın evlenirse, namus kurtulur, mesele kapanır.” Tecavüzcü evlenerek suçtan sıyrılır, dava düşerdi.
o Örnek: 17 yaşında bir kıza tecavüz eden biri evlenirse, “Dava bitti” denirdi. 15 yaşından küçükler için de aynı kural geçerliydi.
• Değişiklik Ne Zaman Oldu?
o 1 Haziran 2005’te, Erdoğan döneminde, yeni 5237 sayılı TCK ile bu kural tamamen kalktı.
• Sonraki Hali (2005’ten Bugüne):
o Artık tecavüz eden, mağdurla evlense bile cezadan kaçamıyor. Suç işleyen, evli ya da bekar, cezasını çekiyor.
o Yeni yasada (TCK Madde 102 ve 103), “evlenme” diye bir çıkış yok; amaç mağduru korumak ve suçluyu ödüllendirmemek.
________________________________________
2. Küçüğün Rızası ve 15 Yaş Sınırı
• Önceki Hali (1926-2005):
o Eski yasada, Atatürk’le başlayıp Ecevit ve Demirel dönemlerinde süren kurallarda, 15 yaşından küçüklerle cinsel ilişki “ırza geçme” suçu sayılır ve rıza geçerli değildi (Madde 414 ve 416). 14 yaşında bir çocuk “Rızam var” dese bile bu, cezayı değiştirmezdi.
o Mantık: 15 yaşından küçükler karar veremez, rızaları hukuken yok sayılır.
o Ama 15-18 yaş arasında “rızası varsa” dava düşebiliyordu. Örneğin, 16 yaşındaki bir kız “İstedim” derse, mahkeme bazen “Suç yok” diyebiliyordu.
• Değişiklik Ne Zaman Oldu?
o 1 Haziran 2005’te, Erdoğan döneminde, yeni TCK ile reform geldi; 2016’da ek düzenlemeler yapıldı.
• Sonraki Hali (2005’ten Bugüne):
o 15 yaşından küçüklerle cinsel ilişki her durumda suç; rıza geçersiz. Bu, eski yasayla aynı.
o 15-18 yaş için: “Cebir, tehdit, hile” yoksa ve yaş farkı azsa, rıza cezayı hafifletebilir ama suçu kaldırmaz. 2016’da bu daha da sıkılaştı.
________________________________________
3. Tecavüz Suçlarında Artırılan Ceza Oranları (2005 Sonrası)
• Önceki Hali (1926-2005):
o Eski yasada tecavüz cezaları daha hafifti. Örneğin:
 Basit tecavüz: 5-10 yıl hapis.
 Zor kullanırsa veya ağır sonuçlar doğarsa: 15 yıla kadar çıkabiliyordu.
 Ama evlenme olursa ceza tamamen düşerdi.
• Sonraki Hali (2005’ten Bugüne):
o Erdoğan döneminde, 5237 sayılı TCK (Madde 102) ile cezalar artırıldı:
 Basit cinsel saldırı: 2-7 yıldan başlayıp, 5-10 yıla yükseltildi (mağdurun şikayetine bağlı).
 Nitelikli cinsel saldırı (organ ya da cisimle): 7-12 yıl hapis (eskiden daha azdı).
 Ağır sonuçlar (yaralama, ruh sağlığı bozulması): En az 12 yıl, eskiden 10-15 yıldı.
 Ölümle sonuçlanırsa: Ağırlaştırılmış müebbet hapis (eskiden sadece müebbetti).
o Ek Artışlar:
 Kamu görevlisi ya da hiyerarşi kullanırsa: Ceza yarı oranında artıyor.
 Çocuğa karşı işlenirse (Madde 103): 8-15 yıl, ağır hallerde 18 yıla kadar çıkıyor.
o Amaç: Suçları caydırmak ve mağdurları daha iyi korumak.
________________________________________
Özetle Ne Değişti?
• Eskiden (1926-2005):
o Atatürk’te başlayıp Ecevit ve Demirel ve diğer liderler döneminde süren yasada, tecavüzcü evlenirse cezadan kurtulurdu.
o 15 yaş altında rıza geçersizdi; 15-18 yaşta rıza suçu düşürebiliyordu.
o Cezalar daha hafifti: 5-15 yıl arası.
• Şimdi (2005’ten Sonra):
o Erdoğan döneminde evlenme kurtarmıyor; cezalar her durumda veriliyor.
o 15 yaş altı için rıza hâlâ geçersiz; 15-18 yaşta rıza sınırlı etkili.
o Cezalar arttı: 5-10 yıldan 12-18 yıla, hatta ağırlaştırılmış müebbete çıktı.
• Değişiklik Tarihi: 1 Haziran 2005 (Ana reform), 2016’da ek düzenlemeler.
_______________________
_________________
Bu değişiklikler, mağdurları ve çocukları korumayı, suçluları daha sert cezalandırmayı hedefledi. Eskiden “namus” ya da “rıza” bahanesiyle kurtuluş varken, şimdi yasa daha adil ve caydırıcı.

Gelecek Seçimleri Cumhur İttifakı'na Kazandıracak Büyük Devrim: Atatürk Meselesini Normalleştirmek

 

Türkiye'nin gerçek anlamda bir normalleşme sürecine girmesi için atılması gereken son ve en kritik adımın artık sırası geldi.
Bu adım, Mustafa Kemal Atatürk'ü diğer tüm devlet başkanları ve padişahlar gibi, kendi tarihsel parantezine alarak 'normalleştirmek.' Tıpkı Abdülhamid'i veya İsmet İnönü'yü doğruları ve yanlışlarıyla özgürce tartışabildiğimiz gibi, Atatürk'ü de aynı şekilde eleştirel bir zemine oturtmalıyız.
Eğer bu adımı atmazsak, gençlerimizi adeta aldatmış oluyoruz.
Şöyle ki: Okul kitaplarımızda ve resmi anlatımda, Atatürk eşsiz, hatasız ve dünyada emsali olmayan büyük bir kurtarıcı olarak sunuluyor.
Çocuklarımıza ve gençlerimize tam da bu şekilde öğretiyoruz. Peki, sonra ne oluyor? Bu gençler büyüdükçe, ülkenin büyük çoğunluğunun, hatta kendi ebeveynlerinin, medyanın önemli bir kısmının ve özellikle de muhafazakâr siyasetçilerin Atatürk'ü bu idealize edilmiş şekilde görmediğini, hatta övmediğini fark ediyorlar.
Bu durumda ne mi oluyor?
Gençler, okulda öğrendikleri üzerinden bir kanaat geliştirdikleri için, muhafazakâr kesimi kelimenin tam anlamıyla 'hain' olarak algılayabiliyorlar. Eğer ailelerinden bu çarpık durumun mantıklı bir açıklamasını alamamışlarsa, doğal olarak Cumhur İttifakı'nı topyekûn 'hain' olarak görmeye başlıyorlar. Düşünsenize, okulda kendilerine 'ulu önder' olarak öğretilen Atatürk'e, ülkenin yöneticileri aynı değeri göstermiyor, onu 'ulu önder' olarak görmüyor. Peki, okulda bunu öğreten kim? Aynı devlet. Dışarıda Atatürk'e karşı olduğunu sözleri ve icraatlarıyla gösterenler kim? Yine aynı devletin yöneticileri.
Sizce bu gençlerin sağlıklı bir zihin yapısına sahip olması mümkün mü?
Bu 'tiyatroya' derhal son verilmelidir. Devleti bugün yönetenler, neden Atatürk'e okulda öğretildiği gibi bakmadıklarını açıkça dile getirmelidirler. Bildikleri ne varsa, hangi gizli arşivlerde kayıtlıysa, hepsi ortaya dökülmelidir.
Genelkurmay arşivleri ve nerede hangi belge varsa, hepsi ortaya konulmalı. Tarihçiler, zorunlu olarak bu arşivlere yönlendirilmeli ve gerçekleri cesurca söylemelidirler. Ancak o zaman bu ülke gerçek anlamda normalleşebilir.
Hatta, tıpkı Diyanet İşleri Başkanlığı'nın Kur'an meallerini denetleme yetkisi aldığı gibi, Türk Tarih Kurumu'nun da açılan arşivlere aykırı tarih anlatımlarını yasaklama yetkisine sahip olması gerekiyor.
Şu bir gerçek ki; Atatürk konusunun normalleştiği bir Türkiye'de, Cumhuriyet Halk Partisi'nin (CHP) seçim kazanma şansı ve siyasi varlığını sürdürme imkânı kalmayacaktır. Bu konuda, Sayın bilge lider Devlet Bahçeli'den de büyük bir çıkış bekliyoruz.

Görevimiz Yahudi Lobisi Hegemonyasından Dünyayı Kurtarmak

 

İsrail'i, ya da daha doğru ifadeyle, Yahudi lobisinin küresel etkisini ancak ve ancak dünya vicdanında mahkûm ederek bitirebiliriz.
Çünkü bu güç, dünya sahnesine bu şekilde çıktı ve özellikle Batı dünyasını bu yolla kontrolü altına aldı. Bu mesele, yalnızca Müslümanların değil, Hristiyan dünyasının da ortak ve kanayan yarasıdır.
Yahudilik tarihini 4.000 yıllık saysak; bunun 3.900 senesini kölelikle, sürgünlerle, gettolara hapsedilmeyle geçirmiş bir milletten bahsediyoruz.
- Son yüzyılın modern bankacılık sistemi, modern istihbarat teşkilat sistemi ve medya etkisindeki demokratik sistemi kullanarak az sayılarına rağmen büyük bir hegemonya kurabildiler.
-Şimdi sanal medya çağında eğer biz bunu kıramıyorsak, gerçek yüzlerini ortaya koyamıyorsak bu ancak bizim yanlış taktik kullanmamız yüzündendir.
________________________________________
Asıl Mesele Hristiyan Batı Neden Boyun Eğiyor?
Birinci Dünya Savaşı'nın mağlup tarafı Müslümanların durumu anlaşılabilir ama galip ve en güçlü devletlere sahip Hristiyan dünyası Yahudi lobisine boyun eğiyor. Bu durumdan biz nasıl çıkacağız. Burada "biz" derken, sadece Müslümanları değil, Hristiyan dünyasını da kastediyorum.
Bugün büyük İslam ülkelerinden herhangi biri, tek başına İsrail'i yaşanmaz bir ülkeye çevirebilecek güce sahiptir. Ancak ABD, İngiltere, Fransa, Almanya gibi büyük güçler, adeta şartlı refleks ile hareket edip hemen İsrail'in yanında savaşa giriyorlar.
Onun için önce Batılı milletlerin İsrail'in bu "tasallutundan" kurtarılması gerekiyor.
________________________________________
Küresel Vicdanı Harekete Geçirme Yolları:
Şu Üç Gerçeği Öne Çıkartarak Bir Enformasyon Mücadelesi Başlatmak Etkili Olabilir
1. Ölümden Beter Gerçek: Sakat Bırakılan Çocuklar:
Hollywood Sineması bütün dünyayı yıkılmış şehir görüntülerine, ölümü sıradanlaştıran senaryolara alıştırdığı için bugün dünya kamuoyu, binlerce ölüm haberinden çok daha fazla sakat kalmış çocukların dramına karşı daha duyarlı oluyor. Yıkılmış binaların ve toplu ölümlerin soğuk istatistikleri yerine, her gün sakat kalan masum çocukların yürek burkan görüntülerini tüm belediye billboardlarında yayınlamak, hatta parayla dünyanın en ünlü fenomenlerine bu gerçeği haykırtmak, çok daha sarsıcı bir etki yaratacaktır. Bu, vicdanları çok rahatsız edip dikkatlerini çekecek bir yol olabilir.
2. Dünyanın Tek "Apartheid" Rejimi: İsrail:
İsrail, günümüzde yasal çifte standart uygulayan, yani "apartheid" sistemini sürdüren tek ülke.
- Apartheid, bir ülkenin vatandaşları arasında farklı ırk grupları için ayrı yasalar uygulanması demektir.
İnsanlar, baskıcı rejimleri veya diktatörlükleri bir dereceye kadar tolere edebiliyor. Ancak, kendine demokratik diyen bir devletin, yasal çifte standart uygulamasını, vatandaşlarını iki sınıfa ayıran Orta Çağ yasaları gibi düzenlemelerle yönetmesini kabullenmekte zorlanırlar. Filistinliler bunları yaşarken dünyaya sanki Filistinlilerin tek derdi Kubbetus Sahra’da namaz kılmakmış gibi gösteriliyor. Bu gerçek, tüm çıplaklığıyla anlatılırsa, İsrail'in demokratik ülke olmadığı aksine dünyada halkına çifte yasa uygulayan tek anti demokratik ülke olduğu gösterilecektir.
(İsrail'in uyguladığı apartheid sisteminin trajik örneklerini yorumlarda ekliyorum)
3. Batı'nın Lobi Karşısında Özgürleşmesi:
Batılılara, aslında özgür olmadıklarını, dünyanın en güçlü devletlerine sahip olsalar dahi, gücün gerçekte Hristiyanların elinde olmadığını gösteren çarpıcı görselleri her yerde önlerine çıkartmalıyız.
Onlara, kendi hükümetlerinin nasıl da bu kontrolün bir parçası olduğunu, vicdanlarının nasıl esir alındığını hissettirmeliyiz.
----
Bu üç güçlü mesaj, dünya kamuoyunun derinlemesine bir sorgulamaya itilmesine ve İsrail'e yönelik vicdani bir mahkumiyetin başlatılmasına öncülük edebilir.
Neticede İsrail nasıl bize karşı güçlü batılı devletleri kullanıyorsa bunu tersine çevirip batılı halkları uyandırıp Yahudi lobisini boşa çıkartmaya çalışmak en etkili yol gibi görünüyor.
Yani Gazze’den önce batılı ülkeleri özgürleştirmek gerekiyor. Lobi'ye karşı silahta denk değiliz ama iletişimde daha mücadele edebilir durumdayız.

Vatandaşa işin aslı yeterince anlatılmadığı için sıkıntı yaşadığımız iki mesele; Turizm ve Madenler

 

Cari Açığın İlacı: Kaynaklarımızı Doğru Değerlendirmek
Türkiye ekonomisinin en temel sorunlarından biri cari açık. Özellikle enerji ithalatı ve lüks tüketim ithalatı cari dengeyi bozuyor. Türkiye 2023’te 45 milyar dolar cari açık verdi. Bunun büyük kısmı enerjiye ve yüksek teknolojili ürün ithalatına gidiyor.
• Enerji ithalatı: Yılda yaklaşık 55-60 milyar dolar.
• Cep telefonu ithalatı: 2023’te 2,5 milyar dolar.
• Otomobil ithalatı: 2023’te 30 milyar dolara yakın.
Cari açığı kapatmak için Türkiye’nin en hızlı çözümü turizm gelirlerini artırmak ve madenleri çıkarmaktır.
Çözüm: Turizm ve Maden
Karadeniz gazı, Gabar’daki petrol umut verici. Ama bunların ekonomiye katkısı zaman alacak. Bugün için elimizde iki hızlı çözüm var:
1. Turizm gelirini artırmak.
2. Madenleri çıkarmak.
Türkiye’nin turizm geliri 55 milyar dolar. İspanya 92 milyar dolar kazanıyor. Yani daha çok yolumuz var.
Madenlerde ise tablo daha çarpıcı: Bizim ihracatımız 6 milyar dolar. Oysa Şili sadece bakırdan 50 milyar dolar kazanıyor. Avustralya’nın maden geliri 250 milyar dolar.
________________________________________
Madencilikte Yanlış Algı
Madencilikte en büyük yanlış anlama şu: “Yabancı şirket maden çıkarırsa ülke kaybeder.”
Oysa madencilik çok büyük yatırımlar gerektirir:
• Ortalama bir altın madeni yatırımı 200-300 milyon dolar sermaye ister.
• Bir bakır madeni için yatırım tutarı 500 milyon doları aşar.
Yatırımcı ister yerli ister yabancı olsun, çıkarılan madenin ihracatı Türkiye’ye döviz kazandırır ve cari açığı kapatır. Yani daha maden çıkmadan dışarıdan gelen yatırım yüzünden cari açığın kapatılmasına katkı sağlamaya başlıyor.
Yapılan yaygaranın aksine Türkiye'deki %2–16 arası sliding-scale royalty sistemi, yani madenciden alınan devlet payı dünya ortalamalarıyla benzer düzeyde. Örneğin, Peru sabit + kar payı uygularken, Türkiye fiyat artışına bağlı olarak yükselen oran sistemine sahip.
Türkiye bugün sadece 6 milyar dolarlık maden ihracatı yapıyor. Eğer bu rakamı 30 milyar dolara çıkarabilirsek, cari açık aynı oranda azalır.
________________________________________
Cari Açık Düştükçe Vatandaşın Yükü Hafifler
Cari açık, vatandaşın cebindeki vergilere doğrudan yansıyor. Devlet döviz açığını kapatmak için ithal ürünlere yüksek vergi uyguluyor.
Ama eğer Türkiye cari açığını 30 milyar dolar azaltırsa, vergi oranları düşürülebilir.
Cari Açığın Düşmesi Vatandaşın Cebine Nasıl Yansır?
________________________________________
• Cari Açık: 45 milyar dolardan 15 milyar dolara düştüğünde devletin döviz ihtiyacı azalır.
• Cep Telefonu: %50’ye varan ÖTV 10’a inerse, 100.000 TL'lik telefonun fiyatı yaklaşık 73.333
• Otomobil: %100 ÖTV yerine %60 ÖTV uygulanırsa 1 milyon TL’lik araç 800 bine inebilir.
• Fenni Gübre: İthalat maliyeti düştüğü için köylü gübreyi %20 daha ucuz alır.
• Tablet/Bilgisayar: Öğrenciler için ithal elektronik eşyalarda %15 civarı düşüş olur.
• Traktör Yedek Parçaları: Üreticilerin ithal girdileri %15 ucuzlar, traktör fiyatı köylü için erişilebilir hale gelir.
• Kozmetik Ürünler: Kadınların kullandığı ithal kozmetik ürünlerde %10’a yakın fiyat düşüşü yaşanır.
________________________________________
Sonuç
Cari açık sadece bir makroekonomi terimi değil; vatandaşın mutfağından öğrencinin bilgisayarına, köylünün gübresinden kadının kozmetik ürününe kadar hayatın her alanına dokunan bir meseledir.
O yüzden köyünde maden çıkarılmasına karşı çıkan vatandaş aslında kendi cebine karşı çıkıyor farkında olmadan. Çünkü o maden çıkarıldığında, köylü daha ucuz traktör alacak, daha ucuz gübre kullanacak. Öğrenci bilgisayarına daha kolay kavuşacak, kadın kozmetik ürününü daha uygun fiyata alacak.
Türkiye turizm gelirini artırıp, maden ihracatını yükselterek cari açığını düşürdükçe, vatandaşın üzerindeki vergi yükü azalacak, ithal ürünler ucuzlayacak.
Maden çıkarılması, sadece devletin kasasına değil, doğrudan vatandaşın cebine katkıdır.
Savunma sanayisinde artan teknolojik üretimi ve ihracatı, tarımda artan hasılası, inşaat sektörünün dünyada aldığı ihaleler, çıkartılan doğalgaz vs ile önümüzdeki 10-20 yıl içerisinde cari fazla veren ülke olacağız ama neden biz bu 10-20 yılı daha rahat geçirmeyelim?
Bazı madenler teknolojinin gelişmesiyle değersiz duruma düşebilir, altın belki gelecekte bu değeri taşımayacak. Neden bunları bir an önce çıkartıp rahatlığını yaşamayalım?
İlerleyen dönemde Turizmde de artık kendi vatandaşımıza yöneleceğiz çünkü cari açık sorunu azaldıkça Turizme bu derece ihtiyacımız olmayacak.

Türklük, Türkiyelilik ve Etnogenez: Tarihsel ve Sosyolojik Bir Değerlendirme


Türkiye’de son günlerde yoğun bir şekilde tartışılan “Türk mü, Türkiyeli mi?” sorusu, aslında ülkenin kimlik meselesinin derin köklerine iniyor. Bu tartışmalar çoğu zaman ideolojik zeminde yürütülüyor ve bilimsel, tarihsel gerçeklerden uzaklaşıyor. Oysa doğru temeller üzerine oturacak bir yaklaşım hem milli birlik açısından hem de kalıcı barış için zorunludur.
1. Türklük Kavramının Tarihsel Arka Planı
Osmanlı'nın son dönemlerinde ve Cumhuriyet’in kuruluş sürecinde “Türklük” kavramı büyük ölçüde Orta Asya kökeni üzerinden tanımlandı. Ancak bu anlayış, Anadolu’nun gerçek tarihsel ve kültürel yapısını yansıtmıyor.
Anadolu’da bugün “Türk” dediğimiz kimlik, sadece Orta Asya’dan gelen Oğuzların değil; Anadolu’nun kadim halklarının, doğudan gelen Kürtlerin, Kafkas ve Balkan göçmenlerinin, Arapların ve daha nice etnik bileşenin 1000 yıllık etkileşim ve kaynaşmasıyla oluşmuştur.
Bu sürece bilimsel olarak “etnogenez” denir; yani farklı etnik unsurların uzun bir tarihsel süreçte birleşip yeni bir kimlik oluşturması.
2. Orta Asya’dan Gelen Türkler ve Anadolu’nun Kadim Halkları
Tarihsel veriler şunu açıkça gösteriyor:
11. yüzyılda Oğuz Türklerinin Anadolu’ya gelişi sırasında bölgenin nüfusu yaklaşık 5 ila 8 milyon olduğu tahmin ediliyor.
* Orta Asya’dan gelen Türklerin toplam sayısı 500 bin ila 1 milyon arasında olduğu tahmin ediliyor. Yani toplam nüfusun yüzde 10-15’ini oluşturdular.
* Bugün yapılan genetik araştırmalarda Anadolu halkının genetik havuzunda Orta Asya/Sibirya kökenli gen oranı yalnızca %10 civarındadır.
Bu şu anlama geliyor;
“Türkiye’de yaşayanların ezici çoğunluğu (%80+) otozomal (tüm ataların karışık katkısı) düzeyde Orta Asya katkısı %50’nin altındadır; toplum ortalaması da ≈%10’dur.”
Yani Türkiye havuzunda kiminin geninde Orta Asya katkısı %1 kiminde %50, kiminde %70. Bütün hepsini toplayıp ortalaması alındığında Türkiye’de Orta Asya katkısı %10 civarı çıkıyor.
Anadolu’da durum şöyle değil: Türkler Orta Asya’dan buraya milyonlarla göç etti, buradakiler de buradan başka diyarlara göç etti ve Anadolu’nun ezici çoğunluğu Orta Asya Türklerinden oluştu. Hayır.
Anadolu 12 yıllık bir yerleşim yeri. Burada 11. Yüzyılda 5 ila 8 milyon insan yaşamakta ve bunlar Oğuzlar geldiğinde buradan göç etmedi. Burada yaşamaya devam ettiler, bir süre sonra çoğu Türkçe konuşmaya başladı (daha önce yine çok başka kökenlerden oluşmalarına rağmen Rumca konuşuyorlardı) ve Müslüman oldular ve etnegonez ile bir millet oldular.
Burası eski bir yerleşim yeri; burası yerlisi olmayan İzlanda veya Moğolistan gibi göç almayan hep aynı ırkların yaşadığı bir coğrafya değildi.
Anadolu’ya göçler genellikle büyük bir nüfus hareketinden ziyade elit tabakaların (askeri liderler, göçebe gruplar) hakimiyetiyle gerçekleşmiştir. Bu nedenle, genetik katkı nispeten sınırlı kalmıştır. Anadolu’nun yerli halkları (Neolitik çiftçiler, Bronz/Tunç Çağı popülasyonları) ve komşu coğrafyalardan (Kafkasya, Mezopotamya, Balkanlar) gelen genetik miras, Türkiye popülasyonunun ana bileşenini oluşturur.
Dolayısıyla, Anadolu’da yaşayan halkın büyük çoğunluğu, bu toprakların kadim halklarının devamıdır. Orta Asya’dan gelen Türkler ve diğer göçmen unsurlar, bu halklarla kaynaşarak Anadolu Türklüğü dediğimiz yeni bir kimliği oluşturmuştur.
3. “Türk mü, Türkiyeli mi?” Sorusu Yanlış Zeminde Duruyor
Bugün “Türk mü, Türkiyeli mi?” diye tartışmak, meseleyi yüzeysel bir terminoloji sorununa indirgemek demektir. Türk kelimesi, modern anlamıyla bir ırk tanımı değil, Anadolu’da bin yılda oluşmuş ortak bir kimliğin adıdır. Bu kimlik, bir genetik saflık üzerine değil, ortak tarih, ortak kültür, ortak dil üzerine kuruludur.
Amerika örneğini düşünelim: ABD’de Alman kökenliler en büyük grubu oluşturur; ama Amerikalılar İngilizce konuşur ve “biz Almanız” ‘’biz İngiliziz’’ diye ırk üzerinden bir kimlik inşa etmez. Onlar bir İtalyan kâşifin adına atıfla ortaya çıkan Amerikan olmakla övünür.
Aynı şekilde, Türkiye’de de Orta Asya kökeniyle övünmek, gerçeklikten kopuk bir tavırdır. Bizim övünmemiz gereken şey, Anadolu’da bin yılda hep birlikte oluşturduğumuz bu büyük medeniyettir.
Bizim için tarihi kırılma anı;
Türklerin Müslüman olması, yalnız kendi tarihlerini değil, dünya tarihinin akışını ve Anadolu’nun kaderini belirleyen dönüm noktasıdır. Bu sayede Türkler, İslam dünyasının meşruiyet ve kurumsal mirasıyla İran’dan Anadolu’ya uzanan koridoru açmış; fetih ve iskânı kalıcı kılarak Anadolu’yu Türkçe konuşan Müslüman bir milletin yurdu hâline getirmiştir. Aksi hâlde, böylesi bir siyasal-dinî çerçeveye dayanmadan Büyük İslam devletlerini aşarak Anadolu’da uzun ömürlü hâkimiyet kurmak zordu; bölge, alternatif bir seyirde Arapça dilli bir düzenin parçası olarak da şekillenebilirdi.
Anadolu bin yıl içinde; yerli toplulukların tarihî birikimi ve coğrafyanın imkânları, Türklerin siyasi-askerî dinamizmi ile iskân tecrübesiyle birleşerek büyük bir medeniyet doğurdu.
4. Kimlik ve Birlik İçin Doğru Yaklaşım
Türkiye’de barış ve toplumsal uyum için gerçekleri kabul etmek zorundayız:
* Genetik araştırmalar ve tarihsel veriler gösteriyor ki ülke nüfusunun %70’i ne Orta Asya kökenlidir ne de Kürt kökenlidir; hepimiz bu toprakların karma yapısının ürünüyüz.
* Bu yüzden “Türk mü, Türkiyeli mi?” tartışmasına takılıp kalmak yerine, Anadolu Türklüğü gibi tarihsel olarak oluşmuş bir üst kimlik kavramını anlamalıyız.
5. Öneri: Kimlik Tartışmalarını Bilim Temelli Yapmak
Mecliste kurulan Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonunun çalışmalarını sürdürdüğü bugünlerde tartışmalar yanlış temellere dayandırıldığında, çözüm yerine ayrışma üretir.
“Türk” kavramını bir ırk değil, bir etnogenez ürünü olarak görmek; yani bin yıldır Anadolu’da oluşmuş ortak kimliğe vurgu yapmak hem tarihsel gerçeklere uygundur hem de birleştirici bir söylemdir.
Bu nedenle, Türklük, sadece Orta Asya kökenli bir ırkı değil, bu topraklarda ortak tarih ve kültür oluşturmuş bir milleti ifade eder. Bu kimliği anlamadan yapılan her tartışma, bizi daha fazla kutuplaştırır.
Sonuç:
Türkiyeli mi, Türk mü?
Cevap şu: Biz Anadolu Türkleriyiz. Bu, sadece bir isim değil, bir tarihsel gerçek ve bir ortak yaşam projesidir. Bizim Türklüğümüz, etnik saflığa değil, ortak kültüre ve tarihe dayanır. Bu gerçeği kavramak, geleceğimiz için en büyük güvencedir.
Peki neden Anadolu Türkü diye sorulabilir
Cevap: Ne olsaydı? 1000 yılınız ve yine şansınız varsa yeni bir isim alabiliriz.

İslami Aktivistin Özellikleri

  1) İnancı ciddiye alma: Tevhid merkezli hayat; ibadeti ve ameli “omurga” kılma. En’âm 6:162 “De ki: Şüphesiz benim namazım, ibadetim, h...